HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 27 MART 2026, CUMA

Sokaktan Sınıfa: Küfrün Normalleştiği Ülke”

26.03.2026 00:00
Bir öğretmen arkadaşımla sohbet ederken konu okulda ve sokakta öğrenciletin küfürlerine geldi.
‎Malesef "Sınıfta küfür sıradanlaştı. Uyarıyorsun, gülüyorlar. Küfür ettiklerini bile kabul etmiyorlar. Sinir değil, mide bulantısı…"diyerek biraz serzenişte bulundu.
‎Bu bir öğretmenin sızlanması değil;
‎kamusal hayatın geldiği yerin özeti.
‎Bugün Türkiye'de küfür, öfkenin dili olmaktan çıktı;
‎gündelik konuşmanın parçasına dönüştü.
‎Sınıfta var, sokakta var, trafikte var, ekranda var.
‎En önemlisi ise İtiraz yok.
‎Soruyu doğru ortaya koyalım.
‎Gençler neden küfrediyor değil;
‎bu ülkenin dili neden bu kadar kirleniyor?
‎Siyaset, bir toplumun aynasıdır.
‎O aynada gördüğümüz manzara iç açıcı değil.
‎Yıllardır kürsülerde kullanılan dil,
‎rakibi düşmanlaştıran, hakareti meşrulaştıran,kaba üslubu "samimiyet" diye pazarlayan bir dil.
Kamuoyuna yön veren aktörler
‎her tartışmayı bir güç gösterisine,
‎her eleştiriyi bir hakaret yarışına çevirdi.
‎Sonra aynı toplumdan "nezaket" bekleniyor.Olmaz.
Dil yukarıdan aşağıya akar.
‎Kürsüde sertleşen söz, sokakta kabalaşır;
‎sokakta kabalaşan söz, sınıfta küfre dönüşür.Bu zinciri görmeden çözüm üretemezsiniz.
Medya ve dijital mecralar da masum değil.Reyting uğruna sertlik ödüllendirildi,
tıklanma uğruna argo normalleştirildi.
‎Ekranlar, en çok bağıranı en çok görünür kıldı.Sosyal medya ise denetimsiz bir dil laboratuvarına dönüştü.Meslek, statü, unvan… hiçbirinin ağırlığı kalmadı.
‎Hekim de aynı dili kullanıyor, öğretmen de, oyuncu da.
‎Toplumun referans noktaları aşındı.
‎Eğitim sistemi bu tabloyu taşıyamaz hale geldi.Öğretmenin otoritesi tartışmalı,
okulun itibarı zayıf,disiplin kavramı neredeyse "yasaklı" bir kelime.
Oysa disiplin, baskı değil;
‎sınırdır.Sınırın olmadığı yerde saygı olmaz.Saygının olmadığı yerde eğitim olmaz.
‎Bugün sınıfta yaşanan,yıllardır biriken bu ihmallerin sonucudur.
Aileye bakalım.Türkiye'de ebeveynlik, uzun süredir bir dengeyi kaybetmiş durumda.
Sevgi var, sınır yok.
‎Çocuk merkezli hayatlar kurduk ama
‎sorumluluğu merkeze koyamadık.
‎"Hayır" demeyi unuttuk.
‎Emekle kazanmayı öğretmedik.
‎Ekranla büyüyen,denetimsiz içerikle şekillenen bir kuşak oluştu.
Sonra o kuşağın diline şaşırıyoruz.
‎Şaşırmayın.Çocuk, duyduğunu tekrar eder.Evdeki üslup, okulda davranışa dönüşür.
‎‎Politika, medya, eğitim ve aile…
‎Dört başlık, tek sonuç.
‎Dil aşınıyor.
‎Dil aşınırsa, düşünce sığlaşır.
‎Düşünce sığlaşırsa, tartışma kabalaşır.
‎Tartışma kabalaşırsa, birlikte yaşama iradesi zayıflar.
‎Bu, sadece bir "terbiye" meselesi değildir;
‎birlikte yaşama kültürünün krizidir.
‎Peki ne yapılmalı?
‎Önce teşhisi doğru koymak:
‎Bu sorun bireysel değil, yapısal.
‎Siyaset dili yumuşatmadan, toplumun dili yumuşamaz.
‎Medya kaliteyi ödüllendirmeden, kaba üslup gerilemez.
‎Okulda disiplin yeniden tanımlanmadan, sınıf toparlanmaz.
‎Aile sınır koymadan, çocuk kendini sınırlamaz.
‎Kolay çözümler yok.
‎Ama zor olanı söylemek zorundayız:
‎Toplum, kendi dilini üretir.
‎Ve o dil, o toplumun karakteridir.
‎Bugün kullandığımız dil,
‎yarın yaşayacağımız ülkeyi belirleyecek.
‎Son olarak, küfür eden bir çocuk,
bir semptomdur.
‎Asıl mesele,o çocuğa o dili öğreten atmosferdir.Eğer bu atmosferi değiştirmezsek,yarın daha yüksek sesle şikâyet ederiz ama daha az sözümüz geçer.
‎Çünkü dil giderse,
‎otorite de gider,
‎eğitim de gider,
‎toplum da çözülür.
‎Ve o noktadan sonra
‎hiçbir tartışma "söz" ile kazanılmaz.


İZ BIRAKAN ÖĞRENCİLER-6
Bazı öğrenciler vardır, sessizce gelir ve sessizce gider. Ama bazıları da vardır ki, ardında derin izler bırakır. Ahmet Arslan işte o nadir öğrencilerden biriydi.
Sınıfta sadece ders dinleyen biri değildi; sorgulayan, araştıran ve öğrenmenin peşinden giden bir karakterdi. Öğretmenlerinin anlattıklarıyla yetinmez, daha fazlasını öğrenmek için çaba gösterirdi. Onu farklı kılan şey sadece başarısı değil, azmi ve duruşuydu.
Arkadaşları arasında saygı gören, gerektiğinde yol gösteren, paylaşmayı bilen biriydi. Başarısını kendine saklamaz, çevresindekilere de ışık olmaya çalışırdı. Çünkü o, birlikte büyümenin değerini bilen bir öğrenciydi.
Zorluklar karşısında pes etmek yerine daha da güçlenen bir yapısı vardı. Hata yaptığında geri çekilmez, aksine o hatadan ders çıkararak yoluna devam ederdi. Bu yönüyle sadece bir öğrenci değil, aynı zamanda bir örnekti.
Bugün geriye bakıldığında, Ahmet Arslan'ın bıraktığı iz notlardan ya da başarı belgelerinden ibaret değil; dokunduğu hayatlarda, ilham verdiği insanlarda yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı öğrenciler geçer gider, bazıları ise unutulmaz olur.

 
Yılmaz AYDEYER / MİHRALI BEY / diğer yazıları
•Sokaktan Sınıfa: Küfrün Normalleştiği Ülke” 26 00:00:00.03.2026
•ATATÜRK Çanakkale’dir, Çanakkale de ATATÜRK'TÜR 17 00:00:00.03.2026
•ÇOCUKLARI VE GENÇLERİ KORUMADA 3.GÖZ GAZETESİNİN HASSASİYETİ. 11 00:00:00.03.2026
•ESKİ VE YENİ TÜRKİYE DE EĞİTİM ANLAYIŞI 04 00:00:00.03.2026
•PROJE ÇÖPLÜĞÜNE DÖNEN OKULLARIMIZ 25 00:00:00.02.2026
•ORHANGAZİDE BİR ZAMANLAR BİR OKULDAN TEKRARI YAPILAMAYAN ULUSLARARASI HALK OYUNLARI FESTİVALİ DÜZENLEME BAŞARISI. 18 00:00:00.02.2026
•TÜRKİYE VE ORHANGAZİDE ÖZEL OKUL GERÇEĞİ. 10 00:00:00.02.2026
•Orhangazi’de Eğitim Alarm Veriyor “14 Bin Öğrenci, 40 Kişilik Sınıflar, Düşen Başarı" 03 00:00:00.02.2026
•EĞİTİMDE MAKYAJ, SINAVDA ÇÖKÜŞ ‎(TAKTİRNAMELİ ÇÖKÜŞ) 28 00:00:00.01.2026
•ORHANGAZİ MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ HUKUKA AYKIRI Mİ YÖNETİLİYOR? 20 00:00:00.01.2026
•OKUMAYAN TOPLUM,. ‎ÇÖKEN EĞİTİM VE TÜRKİYE GERÇEĞİ 15 00:00:00.01.2026
•“YAZMALISIN HOCAM” "EğitimYöneticiliğinden köşe yazarlığına" 11 00:00:00.01.2026
•‎NEDEN ÜÇÜNCÜ GÖZ ? 02 00:00:00.01.2026
•Pahalı Kantin, Güvensiz Sokak, Orhangazi’de Öğrenci Gerçeği 24 00:00:00.12.2025
•MÜDÜR BEY!... 17 00:00:00.12.2025
•İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ GERÇEKTEN YÖNETİYOR MU, YOKSA SADECE MAKAMI MI DOLDURUYOR? 10 00:00:00.12.2025
•Öğretmenevi peşkeş iddialarına karşı susamazsınız! 27 00:00:00.11.2025
•MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ANLAMAK 10 00:00:00.11.2025
•Futbolun Mezar Taşında Orhangazi Yazıyor! 05 00:00:00.11.2025
•Bir ülkenin gerçek yüzü, sokaklarındaki düzenle, meydanlarındaki bayraklarla değil; en savunmasız insanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Bugün bu ülkede, Aydın Söke Açık Cezaevi’nde, sessizce tükenen bir hayat var: Öztürk K. Öztürk K. %75 engelli. Talesemi majör hastası, aynı zamanda tip 1 diyabetli. Yani yaşamı boyunca düzenli kan nakline, insüline ve hijyenik ortama ihtiyaç duyan bir insan. Yürüyerek girdiği cezaevinde bugün artık yatalak hale gelmiş durumda. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor, yürüyemiyor, elleri titriyor, bilinci kimi zaman gidip geliyor. Ve o hâlâ orada, duvarların arkasında “infaz” adı altında yaşam mücadelesi veriyor. Cezalandırmak, bir toplumu düzen içinde tutmanın aracıdır, denir. Ama insan onurunu korumayan bir ceza, artık adaletin değil, intikamın alanına girer. Bugün Türkiye’de, “hasta mahpuslar” başlığı altında yüzlerce insan, fiilen ölüm cezasına mahkûm edilmiş durumda. Her rapor “cezaevinde kalamaz” dese de, her dilekçe “uygun değildir” gerekçesiyle geri dönüyor. Peki, neye uygun değildir? Bir insanın yaşamasına mı? Bir devletin vicdanına mı? Öztürk K.’nin kardeşi, “Yürüyerek girdi, şimdi nefes bile alamıyor. Kimse duymuyor” diyor. Oysa devlet, her yurttaşının yaşam hakkını korumakla yükümlüdür — suçlu ya da suçsuz fark etmeksizin. Çünkü yaşam hakkı, hiçbir mahkemenin elinden alamayacağı bir haktır. Cezaevleri, yalnızca demir parmaklıkların ardındaki suçluların değil, dışarıdaki toplumun da aynasıdır. O aynada ne görüyoruz? Gözünü kapatmış bir sistem mi, yoksa el uzatmaya cesaret eden bir toplum mu? Bir devletin adaleti, güçlüye değil, güçsüze gösterdiği şefkatle ölçülür. Öztürk K.’nin durumu bir istisna değil, bir gösterge. Bir ülkenin sağlık sistemi, hukuk düzeni ve vicdanı burada kesişiyor. Ve biz, üçü arasında sıkışmış bir insanın her geçen gün eriyişini izliyoruz. Bu bir siyaset meselesi değil. Bu, insanlık meselesi. Bir insanın yaşamasına yardım etmek, bir partinin, bir ideolojinin, bir grubun meselesi değildir. Bu, hepimizin ortak sorumluluğudur. Yetkililere sesleniyorum: Adalet Bakanlığı’na, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne, İnsan Hakları Kurumları’na… Bu bir “dosya” değil, bir hayat. Ve o hayat, gün be gün elimizden kayıyor. Bir insanın ölüme terk edilmesi, hukukun değil, sessizliğin eseridir. Ve biz sustukça, adalet bir kelimeden ibaret kalır. Bir mahkûmun yatağında öylece çürüyüp gitmesi, hepimize dokunmalı. Çünkü bir gün, adaletin terazisi yeniden kurulacak. O gün geldiğinde, belki de en çok şunu sorgulayacağız: “Biz sustuğumuzda kim ölmüştü?” 29 00:00:00.10.2025
•Orhangazi’nin Sınavı. ‎Eğitim mi, Ezber mi? 22 00:00:00.10.2025
•DÜŞÜNÜR KOLEJİ GERÇEĞİ. . . 14 00:00:00.10.2025
•KİM BU OKUL MÜDÜRÜ? 08 00:00:00.10.2025
•Uyuşturucu ile çürütülen nesil. . 02 00:00:00.10.2025
•Çocuklar Tarikatlara Teslim Edilmez, Edilmemeli! 25 00:00:00.09.2025
•Orhangazi’de “Kırtasiye Parası” Oyunu 17 00:00:00.09.2025
•‎O günün öğrencileri açtı, üşüyordu 10 00:00:00.09.2025
•Orhangazi 2025-2026 Eğitim-Öğretimine Hazır mı(?) 03 00:00:00.09.2025
•DEFTER YERİNE SİLAH TUTAN ELLER.. . 29 00:00:00.08.2025
•OKULLARDA EK DERS YOLSUZLUKLARI 20 00:00:00.08.2025
•İmam Hatipler Neden Boş? 12 00:00:00.08.2025
•Muharrem Değirmen ve ÇPL 05 00:00:00.08.2025
•3.Göz Gazetesinin Orhangazi Eğitimine katkısı 29 00:00:00.07.2025
• “Fen Lisesi açtık” demekle olmuyor ‎ 24 00:00:00.07.2025
•ORHANGAZİ’DE LGS FİYASKOSU ve Orhangazi’de Eğitim Kıyımı 15 00:00:00.07.2025
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--
logo

   E-posta: bilgi(@)ucuncugozgazetesi.com
Tüm hakları Üçüncü Göz Gazetesi adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.