HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 27 MART 2026, CUMA

Kurtuluş Savaşında Yunanı Destekleyenlerin Torunları Şimdi de İsrail'in Yanında Yer Alıyorlar

26.03.2026 23:00
Kurtuluş Savaşında Yunanı Destekleyenlerin Torunları  Şimdi de İsrail'in Yanında Yer Alıyorlar
Kurtuluş Savaşında Yunanı Destekleyenlerin Torunları  Şimdi de İsrail'in Yanında Yer Alıyorlar
Türk akademisyen, ekonomist ve yakın çağ siyasi tarihi uzmanı Ramazan Kağan Kurtoğlu'nun katıldığı programda dile getirdiği, "MOSSAD'ın çok sayıda tarikatı beslediği" yönündeki iddialar, Türkiye'de dini yapılar, tarikatlar, cemaatler ve bu yapıların uluslararası gelişmeler karşısındaki pozisyonlarını yeniden tartışmaya açtı. Kurtoğlu'nun sözleri bağımsız ve somut delillerle kamuoyu önünde teyit edilmiş değil; ancak bu çıkış, dini alanda nüfuz sahibi isimlerin jeopolitik krizler karşısında nasıl bir dil kurduğu sorusunu büyüttü.
Tam da bu noktada gözler, İsrail-ABD-İran gerilimi karşısında yaptıkları açıklamalar nedeniyle Halil Konakçı ve kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü'ye çevrildi. Çünkü tartışma artık yalnızca bir dış politika meselesi değil; kimin zulüm karşısında nasıl saf tuttuğu, kimin sözüyle kime cesaret verdiği ve kimin diliyle hangi küresel hattın işine yaradığı sorusu olarak okunuyor. Bu nedenle mesele sadece bir yorum farkı değil, vicdani ve siyasi bir duruş tartışmasına dönüşmüş durumda.
HALİL KONAKÇI'NIN "TARAF DEĞİLİM" ÇIKIŞI TARTIŞMAYI BÜYÜTTÜ
Halil Konakçı'ya atfedilen ve farklı mecralarda yayılan açıklamada, "Ehli sünnet bir Müslüman olarak şahsi duruşum şudur ki; bu savaşın bir tarafı olmak zorunda değilim" ifadesi öne çıktı. Bu söz, bazı çevrelerce mezhep merkezli bir mesafe koyuş olarak değerlendirilirken, çok daha geniş bir kesim tarafından sert biçimde eleştirildi. Çünkü İsrail'in ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının konuşulduğu bir tabloda, "taraf değilim" demenin, kağıt üzerinde tarafsız görünse bile pratikte saldırgan tarafa alan açtığı yönünde yoğun bir tepki oluştu.
Eleştirilerin odaklandığı ana nokta şu oldu: Bir Müslüman ülke hedef alınırken, bombalar Müslüman coğrafyaya düşerken, saldırıyı gerçekleştiren taraf İsrail ve ABD iken kurulan cümle "önce saldırıyı durdurun" ekseninde değil de "ben bu savaşın tarafı değilim" çizgisinde kuruluyorsa, bu yaklaşım doğal olarak vicdani bir boşluk üretiyor. Kamuoyunda birçok kişi, bu tavrın fiilen mazlumun yanında değil, güçlünün açtığı siyasal koridorda durmak anlamına geldiğini savundu. Bu nedenle Konakçı'nın sözleri, yalnızca "temkinli açıklama" değil, "İslam dünyasının ortak acısına sırt çeviren yaklaşım" olarak da yorumlandı.
Ortadoğu'da bir saldırı tablosu varken, kamuoyu çoğu zaman teorik mezhep tartışması değil, fiili durum üzerinden pozisyon bekliyor. O fiili durumda ise bir tarafta askeri ve siyasi kapasitesiyle İsrail ve ABD, diğer tarafta ise Müslüman bir ülke olan İran bulunuyor. İran yönetimi eleştirilebilir, İran'ın mezhebi çizgisi sorgulanabilir, bölgesel politikaları tartışılabilir. Ancak buna rağmen saldırı altında olan tarafın Müslüman bir ülke olduğu gerçeği değişmiyor. İşte bu nedenle kamuoyundaki tepki, "İran'ı sevmek zorunda değilsin ama İsrail ve ABD saldırısı karşısında da kayıtsız kalamazsın" cümlesinde düğümleniyor. Bu sonuç, eldeki açıklamalardan çıkarılan bir değerlendirme niteliği taşıyor.
Bu açıdan bakıldığında, Halil Konakçı'nın kullandığı dilin birçok kişi tarafından sadece yetersiz değil, aynı zamanda tehlikeli bulunduğu görülüyor. Çünkü kamusal etkisi yüksek dini figürlerin kurduğu her cümle, yalnızca bir kişisel görüş olarak kalmıyor; tabana yön veren, meşruiyet üreten ve saflaşmayı etkileyen bir söyleme dönüşüyor. Bu yüzden "taraf değilim" gibi bir formülün, sahadaki gerçek eşitsizliği örttüğü ve saldırganla saldırıya uğrayanı aynı düzleme çektiği eleştirisi ağır biçimde yapılıyor.
CÜBBELİ AHMET'İN SÖZLERİ: BİR YANDA "ABD'NİN YANINDA DEĞİLİM", DİĞER YANDA İRAN'A YÜKLENEN DİL
Cübbeli Ahmet cephesinde ise tablo daha karmaşık görünüyor. Kamuya açık paylaşımlarda ve videolarda Ahmet Mahmut Ünlü'nün "Asla ABD'nin yanında değilim" dediği; ayrıca "Biz İran halkının yanında, Amerika'nın karşısındayız. Asla Müslümanların topraklarının bombalanmasını istemeyiz" şeklinde ifadeler kullandığı görülüyor. Bununla birlikte aynı dönemde İran yönetimine, mollalara ve Şii rejimine dönük sert eleştirileri nedeniyle, sözlerinin toplam etkisinin kamuoyunda bambaşka okunduğu anlaşılıyor.
Tam da bu nedenle Cübbeli Ahmet'e yönelen eleştiriler, "lafzen Amerika'ya karşıyım demek yetmiyor; kurduğun genel dil sonuçta kimi hedefe koyuyor?" sorusunda yoğunlaşıyor. Çünkü bir cümlenin başında "ABD'nin yanında değilim" denmesi, devamındaki bütün söylem düzeni İran'ı başlıca hedef haline getiriyorsa, kamuoyu bu tavrı doğal olarak sorguluyor. Özellikle savaş, saldırı ve bombardıman ortamlarında kurulan dilin önceliği saldırıyı durdurmak değil de Müslüman tarafa dönük iç hesaplaşmayı büyütmek olunca, bu yaklaşım da ağır biçimde eleştiriliyor.
MÜSLÜMAN COĞRAFYAYA BOMBA YAĞARKEN İÇ HESAPLAŞMA DİLİ KURMAK TEPKİ TOPLUYOR
Tepkinin temelinde çok açık bir ahlaki çerçeve bulunuyor: Bir ülke bombalanırken ilk cümle saldırıya, işgale, kana ve yıkıma karşı kurulmalı. Mezhep, rejim, iktidar, liderlik, tarihsel ihtilaf ve ideolojik farklar daha sonra tartışılabilir. Ancak saldırının sıcak anında bütün enerjiyi vurulan Müslüman ülkenin kusurlarına yöneltmek, birçok kişiye göre doğrudan saldırganın propaganda hattına hizmet ediyor. Bu noktada Halil Konakçı ve Cübbeli Ahmet'in tavırlarına yönelen sert eleştiri de tam buradan yükseliyor. Çünkü kamuoyundaki tepkiye göre, söz konusu isimler önceliği İsrail-ABD saldırganlığına değil, İran'a dönük ideolojik mesafeye verdi.
Bu nedenle haber programlarında, sosyal medyada ve siyasi tartışmalarda şu yorum sıkça öne çıktı: "Müslüman İran'ın yanında açık biçimde durmayan, saldırıyı merkeze almayan, cümlesini sürekli İran'ın mezhebine ya da rejimine çeviren herkes, farkında olarak ya da olmayarak İsrail-ABD hattının ekmeğine yağ sürüyor." Bu, ilgili kişilerin beyanlarının etkisine dönük bir siyasal yorumdur; doğrudan kendi beyan ettikleri bir aidiyet değildir. Ancak kamuoyundaki sert tepkinin hangi zeminde oluştuğunu göstermesi bakımından önemlidir.
KURTOĞLU'NUN İDDİALARIYLA BİRLİKTE OKUNDUĞUNDA SORULAR DAHA DA BÜYÜYOR
Ramazan Kağan Kurtoğlu'nun tarikatlar ve dış istihbarat ilişkileriyle ilgili iddiaları doğrulanmış olmasa da, bu tür söylemlerin neden kolayca toplumsal karşılık bulduğunu anlamak için dini figürlerin kriz anlarında kurduğu dile bakmak yetiyor. Eğer toplum, dini otorite gibi konuşan bazı isimlerin Müslüman halklar saldırı altındayken net bir duruş sergileyemediğini düşünüyorsa, o zaman dış etki, yönlendirme, manipülasyon ve nüfuz iddiaları da daha fazla tartışılır hale geliyor. Çünkü şeffaflık zayıfladıkça kuşku büyüyor, kuşku büyüdükçe de her siyasi tavır daha sert okunuyor.
Kurtoğlu'nun iddiası tam da bu açıdan önemli bir siyasi kırılma üretmiş durumda. Zira toplumun bir bölümü şu soruyu daha yüksek sesle sormaya başladı: Dini yapıların, şeyhlerin, kanaat önderlerinin ve vaizlerin küresel krizlerde aldığı pozisyonlar gerçekten sadece itikadi farklarla mı açıklanıyor, yoksa burada çok daha büyük jeopolitik etkiler mi devreye giriyor? Bu sorunun kesin yanıtı için somut delil gerekir. Ancak bu sorunun soruluyor olması bile, Türkiye'de dini alandaki güven krizinin ne kadar derinleştiğini göstermeye yetiyor.
BİR YANDA MÜSLÜMAN İRAN DİĞER YANDA İSRAİL VE ABD
Bu tartışmada asıl altı çizilen mesele, insanların hangi mezhepten olduğu ya da kimin hangi dini yorumu benimsediği değil. Esas mesele, dini söylemin uluslararası güç mücadelelerinde nasıl konumlandığıdır. Bir isim kendisini ümmetin, ehli sünnetin ya da dinin temsilcisi gibi sunuyorsa; o zaman Müslüman halklar saldırı altındayken cümlelerinin hesabını da vermek zorundadır. Kamuoyundaki yoğun tepki, Halil Konakçı ve Cübbeli Ahmet'in tam da bu hesap verilebilirlik alanında sorgulanmasından kaynaklanıyor.
Eleştiriler sert, çünkü beklenti büyüktü. Dini referanslarla konuşan figürlerden beklenen, mazlumu kimliğine göre ayırmak değil; saldırıya uğrayan Müslüman halka karşı açık, net ve tutarlı bir vicdani duruş sergilemekti. Fakat oluşan algı bunun tersine işaret etti. Bu algıya göre, İsrail ve ABD'nin saldırıları yeterince güçlü bir dille mahkum edilmezken, İran'a dönük eleştiri başlıkları öne çıkarıldı. İşte kamuoyundaki ağır tepkinin nedeni tam olarak bu oldu.
Gelinen noktada ortaya çıkan tablo oldukça net: Türkiye'de dini nüfuzu bulunan isimlerin uluslararası krizlerde kullandığı dil artık çok daha yakından izleniyor. Toplum, mistik dokunulmazlık üreten söylemlerden değil, açık ve hesap verebilir duruştan yana tavır bekliyor. Halil Konakçı'nın "taraf olmak zorunda değilim" sözü ve Cübbeli Ahmet'in ABD karşıtı ifadelerle birlikte İran yönetimine yoğunlaşan eleştirel dili, geniş bir kesimde "Müslüman İran yalnız bırakılıyor, saldırgan cephe ise dolaylı biçimde rahatlatılıyor" algısını güçlendirdi. Bu, kamusal tepkilerin ortaya koyduğu temel sonuçtur.
Bu nedenle tartışma basit bir polemik olmaktan çıktı. Mesele artık şu soruda düğümleniyor: Müslüman coğrafya bombalanırken kurulan söz gerçekten kimin yararına çalışıyor? Eğer cümle mazlumu korumuyor, saldırgana mesafe koymuyor ve kamu vicdanında adalet duygusunu büyütmüyorsa, o söz ne kadar dini referans taşırsa taşısın toplumsal meşruiyetini kaybetmeye mahkum oluyor. Türkiye'de bugün tartışılan da tam olarak budur. Şeffaflık, tutarlılık ve hukuk zemini dışında kalan her dini-siyasi söylem, bundan sonra daha sert sorgulanacaktır.
3. GÖZ HRA ÖZEL HABER
 
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--
logo

   E-posta: bilgi(@)ucuncugozgazetesi.com
Tüm hakları Üçüncü Göz Gazetesi adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.