HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 04 NİSAN 2025, CUMA

İklim Kanunu’na Karşı Çıkmalıyız!

26.03.2025 00:00
Sadece Türkiye'nin değil Dünya'nın gündeminde ki iklim yasasını ne yazık ki siyasi partilerin il başkanları, ilçe başkanları ve de meclise gönderdiğimiz MİLLETİN VEKİLLERİ kamuoyunu bilgilendirip aydınlatmaktan aciz bir hale düşmüşlerdir. Mecliste birkaç milletvekilinin muhalefeti dışında ne yazık ki Ana Muhalefet Genel Başkanı Özgür Özel dahil olmak üzere siyasi parti genel başkanları Paris İklim Anlaşmasının bizi kurtaracağını düşünmektedirler.

Dünya genelinde karbon emisyonlarını azaltma, çevreyi koruma ve iklim değişikliğiyle mücadele etme bahanesiyle birçok yeni yasa ve düzenleme hazırlanıyor. Bunlardan biri de Türkiye'de yürürlüğe girmesi planlanan İklim Kanunu. Ancak bu kanunun içeriğine bakıldığında, çevreyi korumanın ötesinde, toplum üzerinde ciddi kontrol mekanizmaları oluşturacağı, sanayi, tarım ve hayvancılığı yok edebileceği ve bireysel özgürlükleri ciddi şekilde kısıtlayabileceği görülüyor.

İklim Kanunu yalnızca bir çevre politikası değil, aynı zamanda ekonomik düzeni, toplumsal yapıyı ve bireysel hakları da kökten değiştirecek bir dönüşüm projesi olarak karşımıza çıkıyor. Peki, bu kanun yürürlüğe girerse neler olacak?

Sanayi, Tarım ve Hayvancılık Nasıl Etkilenecek?


İklim Kanunu ile sanayi sektörüne getirilecek karbon vergileri, karbon emisyon kotası ve yeşil dönüşüm zorunlulukları, Türkiye'de birçok fabrikanın kapanmasına neden olabilir. Küçük ve orta ölçekli işletmeler artan maliyetler nedeniyle rekabet edemez hale gelirken, büyük fabrikalar bile yüksek üretim maliyetleri ve ek vergilerle mücadele etmek zorunda kalacak.

Tarım ve hayvancılık da bu süreçten ciddi zarar görecek. Su kullanım kotası ve tarımsal üretimde karbon emisyonu sınırlamaları gibi yeni uygulamalar, çiftçilerin üretim yapmasını zorlaştıracak. Bu durum gıda arzında azalmaya, fiyatların yükselmesine ve ülkenin dışa bağımlılığının artmasına neden olacak.

Özellikle hayvancılık sektörüne getirilecek metan emisyonu azaltma zorunlulukları, hayvancılığın maliyetlerini artıracak ve et-süt üretiminin düşmesine yol açacak. Batı ülkelerinde olduğu gibi sentetik et ve laboratuvar ortamında üretilmiş gıdaların teşvik edilmesi, halkın doğal ve sağlıklı gıdaya erişimini kısıtlayacak.

Toplumun Mülksüzleştirilmesi: Yeni Bir Kontrol Mekanizması mı?


İklim yasaları bireysel mülkiyetin ve özgürlüklerin sonu anlamına da gelebilir.

-Tarım arazilerinin devlet kontrolüne alınması,

-Şehir dışında yaşayanların belirli alanlara taşınmaya zorlanması,

-Kendi elektriğini üretenlerin şebekeye bağımlı hale getirilmesi,

-Fosil yakıtlı araçların yasaklanmasıyla halkın toplu taşıma kullanımına mecbur bırakılması,

-Konutlarda enerji kullanımına kısıtlama getirilmesi,

Tüm bu uygulamalar, bireylerin kendi yaşamlarını kontrol etme yetilerini kaybetmesine ve devletin daha merkezi bir kontrol mekanizması oluşturmasına neden olabilir.

Daha da kötüsü, mülksüzleştirmenin bir sonraki aşaması, insanların yaşam tarzlarına ve hatta çocuk yetiştirme şekillerine bile müdahale edilmesi olabilir.

İklim Kanunu'nun en tartışmalı noktalarından biri de ebeveynlerin çocuk yetiştirme haklarına müdahale edilmesi olasılığıdır. Batı'da bazı ülkelerde ebeveynlerin çevre dostu yaşam tarzına uymadığı gerekçesiyle çocuklarının ellerinden alındığı vakalar yaşandı.

Örneğin;

-Çocuklarını "karbonsuz" beslenme alışkanlıklarına göre yetiştirmeyen ailelere yaptırımlar uygulanması,

-Evde belirlenen çevreci kriterlere uymayan ailelerin çocuklarına sosyal hizmetler tarafından el konulması,

-Fosil yakıt kullanan evlerde yaşayan çocukların, daha 'çevreci' ailelere verilmesi gibi uygulamalar, gelecekte daha sık gündeme gelebilir.

Bu tür müdahaleler, aile yapısının bozulmasına ve devletin bireyler üzerindeki kontrolünün artmasına yol açabilir.

Seyahat Kısıtlamaları ve "İklim" Kapanmaları


İklim Yasası, bireylerin özgürce seyahat etme hakkını da kısıtlayabilir.

-Uçak biletlerine karbon vergisi eklenerek fiyatlarının fahiş seviyelere çıkması,

-Özel araçların kullanımına getirilecek kısıtlamalar,

-Elektrikli araç teşvik edilirken, fosil yakıtlı araçların yasaklanması,

-Şehirlerarası seyahatlerin kota sistemiyle sınırlandırılması,

Tüm bunlar, bireylerin hareket özgürlüğünü ciddi şekilde kısıtlayacak. Ayrıca, iklim bahanesiyle "acil durum" ilan edilerek belirli sektörlerde faaliyet gösteren işletmelerin kapatılması gibi uygulamalar da işsizlik oranlarının artmasına ve ekonomik krizlere neden olabilir.

Asıl Gündem İklim Kanunu Olmalı, Ekrem İmamoğlu Değil!


Türkiye'de siyasetin gündemi sürekli değişirken, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen İklim Kanunu yeterince tartışılmıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, konuşmalarında bu konuya yeterince yer vermiyor. Bunun yerine, gündem sürekli olarak Ekrem İmamoğlu gibi isimler üzerinden şekillendiriliyor.

Oysa, bu yasa Ekrem İmamoğlu'ndan çok daha önemli! Çünkü bu yasa, Türkiye'nin sanayisini, tarımını ve bireysel özgürlüklerini doğrudan etkileyecek bir dönüşümün başlangıcı olabilir.

Siyasi liderlerin popüler tartışmalardan çok, ülkenin geleceğini ilgilendiren bu yasaya odaklanması ve halkı bilinçlendirmesi gerekmektedir.

Donald Trump Paris İklim Anlaşması'ndan Neden Çekildi?


Eski ABD Başkanı Donald Trump, 2017'de Paris İklim Anlaşması'ndan çekilerek büyük bir tartışma yaratmıştı. Trump'ın bu kararının arkasındaki gerekçeler şunlardı:

- ABD ekonomisinin zarar göreceği,

- Çin ve Hindistan gibi ülkelerin avantaj elde edeceği,

- ABD sanayisinin küçüleceği ve işsizliğin artacağı,

- Amerikan halkının üzerindeki vergisel yüklerin artacağı.

2025'te yeniden göreve gelmesi durumunda ABD'yi ikinci kez Paris Anlaşması'ndan çekebileceğini belirtti.

Türkiye de benzer bir sürece girebilir. Peki, biz buna hazır mıyız?

İklim Kanunu'na Karşı Çıkmalıyız!


İklim Kanunu, yalnızca çevreyi korumak amacıyla hazırlanmış masum bir yasa gibi sunulsa da, aslında Türkiye'nin sanayisini, tarımını, hayvancılığını, bireysel özgürlüklerini ve aile yapısını kökten değiştirebilecek ciddi bir dönüşüm projesidir. Eğer bu yasa yürürlüğe girerse, sanayi çökebilir, çiftçilik ve hayvancılık yapılamaz hale gelebilir, vatandaşlar su ve enerji kotalarıyla sınırlandırılabilir, karbon vergileriyle ekonomik yükleri ağırlaşabilir ve en önemlisi bireylerin yaşam tarzları devlet kontrolüne girebilir.

Bu süreçte en büyük tehlike, bireylerin mülksüzleştirilmesi, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, tüketim alışkanlıklarının zorla değiştirilmesi ve ailelerin çocukları üzerindeki haklarının kademeli olarak azaltılmasıdır. Daha önce Batı'da benzer politikaların nasıl uygulandığına dair örnekler mevcutken, Türkiye'nin de aynı hataya düşmemesi için halkın bilinçlenmesi şarttır.

Siyasi partiler, özellikle de ana muhalefet konumundaki CHP ve Genel Başkanı Özgür Özel, bu konuyu gündeme getirmeli ve halkın gerçekleri öğrenmesini sağlamalıdır. Ancak ne yazık ki, siyasetçilerin gündemi hâlâ popüler tartışmalar, kişisel çekişmeler ve kısa vadeli politik hesaplarla şekilleniyor. Oysa Türkiye'nin en büyük tartışması, Ekrem İmamoğlu gibi bireysel figürler değil, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen İklim Kanunu gibi derin yapısal değişiklikler olmalıdır.

Dünya genelinde, özellikle de ABD'de Donald Trump gibi liderlerin iklim politikalarına karşı çıkmasının arkasında ekonomik ve siyasi bağımsızlığı koruma endişesi yatıyor. Türkiye de benzer şekilde, ulusal ekonomisini ve vatandaşlarının haklarını küresel dayatmalara karşı savunmak zorundadır. Aksi takdirde, gelecekte kendi ülkemizde kararları biz değil, dışarıdan belirlenen politikalar alacak ve Türkiye hızla bağımsızlığını yitirecektir.

Bu nedenle, İklim Kanunu'na karşı çıkmak sadece ekonomik ve sosyal bir mesele değil, aynı zamanda ulusal egemenlik meselesidir. Halk olarak sesimizi yükseltmezsek, farkına bile varmadan yaşam tarzımızın, ekonomik özgürlüğümüzün ve hatta aile yapımızın elimizden alınmasına şahit olabiliriz. Bu yüzden herkesin bu konuyu araştırması, tartışması ve geleceğimizi etkileyecek bu yasaya karşı net bir duruş sergilemesi gerekmektedir.

Özetle yukarı da bahsettiklerim bilim insanlarının bilimsel raporlar ve araştırmalarla ortaya sunduklarıdır. Yani bu yasa ile asıl amaç Anayasada bir değişiklik yapmak ya da anayasanın ilk 4 ve 66. maddeleri (Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür) değil, Anayasanın 17. Maddesinde (Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.) yer alan konuda değişiklik yaparak kişi temel hak ve özgürlüklerinin değiştirilmesidir. Buna bağlı olarak iklim yasası ile belirtilen kişi hakları elden alınmak istenmektedir.

Buradan Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunan milletvekillerine ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın bu yasayı imzalamayacaklarını umut ediyor, ülkemiz adına bu kararı bir kez daha gözden geçireceklerine inanmak istiyorum.

 
Yüsel AKBAYRAK / TERS KÖŞE / diğer yazıları
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--
logo

   E-posta: bilgi(@)ucuncugozgazetesi.com
Tüm hakları Üçüncü Göz Gazetesi adına saklıdır: ©2019-2025

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.